|
İmam-ı A’zam Ebu Hanife
Ehl-i sünnetin reisidir. Fıkıh
bilgilerini, Ehl-i sünnet itikadını topladı.
Yüzlerce talebesine öğretip, kitaplara geçirilmesine
sebep oldu. Müslümanlar tarafından kağıt imali bunun
zamanında başladı.
Derin ilmi, keskin zekası, aklı, zühdü, takvası,
hilmi, salahı ve cömertliği yüzlerce kitaplara
yazılıp anlatılmıştır. Talebesi pek çok olup, büyük
müctehidler, âlimler yetiştirdi. Ehl-i sünnetin
yüzde sekseni Hanefi mezhebindedir.
Asıl adı Numan’dır. 80 (m. 699) senesinde Kufe’de
doğup, 150 [m.767]’de Bağdat’ta şehid edildi.
Babasının adı, Sabit’tir. Acemistan’ın (İran’ın)
ileri gelenlerinden bir zatın soyundan olup, Faris
oğullarındandır. Dedesi Zuta, İslam dinini kabul
etmiş ve Hazret-i Ali’ye ikramda bulunmuştu. İlim
sahibi salih ve kıymetli bir zat olan babası Sabit,
Hazret-i Ali ile görüşmüş, kendisi, evladı ve
zürriyeti için duasını almıştır.
İmam-ı a’zam, Kufe’de doğup büyüdü ve orada yetişti.
Ailesinden çok üstün bir terbiye ve din bilgisi
aldı. Küçük yaşta Kur’an-ı kerimi ezberledi ve
Arapçanın o zaman tasnif edilmekte olan sarf, nahv,
şiir ve edebiyatını öğrendi. Gençliğinin ilk
yıllarında Eshab-ı kiramdan Enes bin Malik’i,
Abdullah bin Ebi Evfa’yı, Vasile bin Eska’ı, Sehl
bin Saide’yi ve hicri 102’de en son Mekke’de vefat
eden Ebu’t-Tufeyl Amir bin Vasile’yi görmüştür.
Bunlardan hadis dinlemiştir.
O zaman Kufe, Irak’ın büyük şehirlerinden ve önemli
ilim merkezlerindendi. Eski medeniyetlerin yatağı
olan Irak’ta değişik dinlere ve sapık itikadlara
mensup çeşitli kavimler yaşıyordu. Ayrıca itikadı
bozuk olan Şia ve Mutezile burada ortaya çıkmış,
çölde Hariciler türemişti. Diğer taraftan Eshab-ı
kiramla görüşüp onlardan Ehl-i sünnet itikadını ve
din bilgilerini nakleden Tabiinin büyükleri de orada
bulunuyordu. Burada hükümet güçlerini ele geçirmek
isteyen fırkalar arasında da çetin bir mücadele
sürüp gidiyordu. İmam-ı a’zam böyle bir muhitte, ilk
gençlik yıllarında babası gibi önce ticaretle meşgul
olmaya başladı. Bir taraftan da sık sık âlimlerin
meclisine gidip onları dinliyordu.
Bu âlimler kargaşalıkları ve fitneleri ortadan
kaldırmak için Ehl-i sünnet itikadını yayıyorlar ve
sapık fırkalarla mücadele edip onların bozuk
fikirlerini çürütüyorlardı. Kufe genellikle bu tip
münazaralara sahne oluyor, hatta bu münazaralar
meclislerden, çarşıya pazara taşıyordu. Henüz çok
genç yaşta olan imam-ı a’zam da, ailesinden ve
gittiği ilim meclislerinden aldığı din bilgileriyle
bazen münazaralara katılıyor ve onun üstün
kabiliyeti, keskin zekası, derin anlayışı ve çabuk
kavrayışlılığı yüzünden okunuyordu. Daha ilme
başlamadığı halde sapık fırkalara mensup olanlarla
yaptığı münazaralarındaki ikna kabiliyeti ve üstün
başarıları, zamanın büyük âlimlerinin dikkatini
çekmişti. Onun bir cevher olduğunu anlayan âlimler,
onu ilim öğrenmeye teşvik ettiler. O da bu
tavsiyelere uyarak ilim öğrenmeye başladı.
İlim öğrenmeye başlayışını kendisi şöyle anlatır:
“Bir gün zamanın âlimlerinden Şabi’nin yanından
geçiyordum, beni çağırdı ve bana; “Nereye devam
ediyorsun?” dedi. Ben de; “Çarşıya, pazara!” dedim.
“Maksadım o değil, âlimlerden kimin dersine devam
ediyorsun?” dedi. “Hiçbirinin dersinde devamlı
bulunamıyorum” dedim. “İlim ile uğraşmayı ve âlimler
ile görüşmeyi sakın ihmal etme! Ben senin zeki,
akıllı ve kabiliyetli bir genç olduğunu görüyorum”
dedi. Onun bu sözü bende iyi bir tesir bıraktı.
Çarşıyı, pazarı bırakıp, ilim yolunu tuttum. Allahü
teâlânın yardımı ile Şabi’nin sözünün bana çok
faydası oldu.”
İmam-ı Şabi’nin tavsiyesinden sonra ilme sarılıp,
ders halkalarına devam etmeye başladı. İmam-ı a’zam
önce kelam ilmini, iman ve itikadı ve münazara
bilgilerini Şabi’den öğrendi. Kısa zamanda bu
ilimlerde parmakla gösterilecek bir dereceye ulaştı.
Daha sonra Hammad bin Ebi Süleyman’ın ders halkasına
katılarak fıkıh ilmine başladı. Onun derslerini
takip ederken huzurunda gayet edepli oturur,
söylediği her şeyi ezberlerdi. Hocası talebelerini
müzakere yoluyla yoklama yapınca, onun dersleri
ezberlediğini görürdü ve benim yanımda ders
halkasının başına Numan’dan başka kimse oturmayacak
derdi.
İmam-ı a’zamın hocası Hammad, fıkıh ilmini İbrahim
Nehai’den, bu da Alkame’den, Alkame de Abdullah bin
Mesud’dan, bu da Peygamber efendimizden öğrenmiştir.
Hammad’ın derslerine yirmi sekiz yıl devam edip
emsalsiz bir dereceye ulaştı, daha ders aldığı
sırada fıkıhta tanınıp meşhur oldu.
Hocası Hammad’ın dersine devam ettiği sırada sık sık
Hicaz’a gidip Mekke ve Medine’de çoğu Tabiinden olan
âlimler ile görüşür, onlardan hadis rivayeti dinler
ve fıkıh müzakereleri yapardı. Ehl-i beytten Zeyd
bin Ali’den, Muhammed Bakır’dan ilim öğrendi.
Muhammed Bakır ona bakıp; “Ceddimin şeriatini
bozanlar çoğaldığı zaman sen onu canlandıracaksın,
sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı
olacaksın. Şaşıranları doğru yola çevireceksin.
Allahü teâlâ yardımcın olacak!” buyurmuştur.
Tasavvuf bilgilerini Muhammed Bakır, ondan sonra da
Silsile-i aliyyenin büyüklerinden olan Cafer-i Sadık
hazretlerinden öğrendi. Yüksek makamlara kavuştu.
Eshab-ı kiramdan İbni Abbas’ın ilmini, Mekke fakihi
Ata bin Ebi Rebah’tan ve İkrime’den, Hazret-i Ömer
ve onun oğlu Abdullah’tan nakledilen ilimleri
Abdullah bin Ömer’in azatlısı Nafi’den öğrendi.
Böylece, Eshab-ı kiramdan İbni Mesud ve Hazret-i
Ali’den nakledilen ilimleri de buluşup görüştüğü
Tabiinden öğrendi.
(İlmi kimden aldın?) diye sorulunca da, şu cevabı
vermişti:
“Hazret-i Ömer’den ilim alanlar
vasıtasıyla Hazret-i Ömer’den; Hazret-i Ali’den ilim
alanlar vasıtasıyla Hazret-i Ali’den; Abdullah bin
Mesud’dan ilim alanlar vasıtasıyla da Abdullah bin
Mesud’dan aldım.”
İmam-ı a’zam, başta Eshab-ı kiramın büyüklerinin
ilim silsilesinden olmak üzere dört bin kişiden ilim
öğrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek
dereceye ulaşmıştır. Şöhreti her yere yayılıp
zamanında bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler,
âlimler, üstün kimseler onu hep methetmiş, övmüştür.
İmam-ı a’zamın hocası Hammad bin Ebi Süleyman vefat
edince, hocasının talebeleri, arkadaşları ve halkın
ileri gelenleri onun yerini dolduracak âlimin, ancak
imam-ı a’zamın olduğunu görerek, ısrarla hocasının
yerine geçmesini istediler. “İlmin ölmesini
istemem!” buyurup, ilim kürsüsüne oturdu. Hocası
Hammad’ın yerine müftü oldu ve talebe yetiştirmeye
başladı.
İmam-ı a’zam, hocası Hammad’ın yerine geçince, ilmi,
vakarı, üstün tevazuu, takvası, tatlı sözleri ve
güler yüzüyle herkes tarafından sevilen ve dini
meselelerde insanların bütün müşkillerini çözen
yegane müracaat kaynağı oldu. Irak, Horasan, Harezm,
Türkistan, Tuharistan, Faris diyarı (İran), Hind,
Yemen ve Arabistan’ın her tarafından kitleler
halinde gelen talebeler, fetva isteyenler ve
dinleyicilerle etrafı dolup taşıyordu.
İmam-ı a’zamın meclisinde halk tarafından sorulan
suallerin cevaplandırılması ve talebeler için
verilen muntazam dersler olmak üzere iki türlü
müzakere yapılırdı. Her gün sabah namazını, camide
kılıp öğleye kadar sorulan sualleri cevaplandırır,
fetva verirdi. Öğleden önce kaylule [öğle vakti bir
miktar uyuma] yapıp, öğle namazından sonra yatsıya
kadar talebelere ders verirdi. Yatsıdan sonra evine
gidip biraz dinlenir, sonra tekrar camiye gelip
sabaha kadar ibadet ederdi. Sorulan suallere cevap
vermeden önce, mesele aleni (açık) olarak müzakere
edilir, talebeleri suali cevaplandırmaya çalışırdı.
Meselenin müzakeresi bittikten sonra, kendisi
yeniden ele alıp gerekli düzeltmeleri yapar ve
konuyu iyice izah ve tasvir ettikten sonra
cevaplandırırdı. Cevapları verildikten sonra da
fetvayı bizzat söylemek suretiyle ve anlaşılır
ifadelerle talebelerine yazdırırdı. Bu yazılar daha
sonra fıkıh kaideleri haline gelmiştir. Dini bir
mesele cevaplandırılıp halledilince şükür için
tekbir getirirlerdi. Bu esnada Kufe mescidi tekbir
sadalarıyla inlerdi.
Talebelerine verdiği muntazam dersleri ise çok
mükemmel bir usul ile yürütürdü. Bir taraftan fıkhın
eski hadiselere ait bilinen hükümleri takrir edilir
(anlatılır) ve müzakere yapılır, diğer taraftan yeni
hadiselere ait hükümler bulunurdu. Geçmiş ve
yaşanmakta olan hadiselerin hükümleri takrir
edilirken, bunlara benzeyen veya aynı cinsten olup
da gelecekte vuku bulabilecek hadiselere ait
hükümler de araştırılıp bulunurdu. Dolayısıyla
imam-ı a’zamın derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan
halin meselelerinden başka, geleceğe ait meselelere
geçilmiş ve fıkhın külli (genel) kaideleri tespit
edilmiştir.
İmam-ı a’zam hazretlerinin ders halkasında çözülen
fiili ve nazari fıkhi meselelerin sayısı altıyüzbini
aşmıştır. Bunların içinde, fıkıh ilminin
anlaşılmasına yarayan sarf, nahv ve hesaba (fen
ilimlerine) ait öyle ince meseleler de vardır ki,
onların meydana çıkarılması ve çözülmesinde Arap
dilinin ve cebir ilminin mütehassısları dahi aciz
kalmışlar, hayranlıklarını ifade etmişlerdir.
Çözülen fıkhi meseleler cinslerine göre kısımlara
(kitaplara), kısımlar da çeşitlerine göre bab ve
fasıllara ayrılmıştır. Başta taharet bahsiyle
ibadetler, münakehat, muamelat, hudud (had
cezaları), ukubat, sulh, cihad ve devletler hukuku,
feraiz, yani miras hukuku olmak üzere sıralanarak
fıkıh düzenlenmiştir.
Böylece imam-ı a’zam, fıkıh ilmini ilk defa kollara
ayırıp her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış,
usuller koymuş, Feraiz ve Şurut kitaplarını
yazmıştır. Ayrıca Eshab-ı kiramın, Peygamber
efendimizden naklen bildirdiği iman, itikad
bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine
bildirdi. İlmi Kelam, yani iman bilgileri
mütehassısları yetiştirdi. İmam-ı Matüridi ondan
gelen kelam bilgilerini kitaplara yazdı.
Yetiştirdiği talebelerin sayısı dört bine ulaşmış
olup, bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice
yükselmiş, içlerinden kırk kadarı ictihad derecesine
çıkmıştır. Bazı müellifler onun derslerinde yetişen
talebelerinin isim ve künyelerini, mensup oldukları
şehirlerini tespit edip, yazmışlardır.
İmam-ı a’zam ticaretle de uğraşırdı. Talebelerinin
ihtiyaçlarını kendi kazancından karşılardı.
Talebelerine son derece şefkatli davranır, onların
ilimde iyi yetişmeleri için büyük titizlik
gösterirdi. Talebelerini o kadar mükemmel
yetiştirmişti ki, başkalarının uzun zamanda
buldukları hükümleri onlar kısa zamanda bulurdu.
Onun ders usulünü ve talebelerini görmek için gelen,
aralarında Tabiinin büyüklerinin de bulunduğu ilmi
bir heyet onların bu üstünlüğünü, başarısını görerek
büyük bir memnuniyetle ayrılmışlardır. Talebelerine;
“Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün
tesellisisiniz” buyururdu.
Otuz yıllık müddet içinde verdiği derslerinde
yetişen talebelerinin herbiri o zaman çok genişlemiş
olan İslam dünyasının her tarafına yayılarak
müftilik, müderrislik, kadılık gibi çeşitli
vazifelerle büyük hizmetler yapmak suretiyle
Peygamber efendimizin bildirdiği yol olan Ehl-i
sünnet itikadını ve fıkıh ilmini her tarafa yaydılar
ve bu hususta kıymetli kitaplar yazdılar. İnsanlara
doğru yolu gösterip saadete kavuşturdular. Bu
hizmeti kendilerinden sonraki asırlara da
aksettirdiler.
Başta gelen talebeleri; İmam-ı Ebu Yusuf ismiyle
meşhur Yakub bin İbrahim, Muhammed Şeybani, Züfer
bin Hüzeyl, Hasan bin Ziyad, oğlu Hammad, Davud-i
Tai, Esad bin Amr, Afiyat bin Yezid el-Advi, Kasım
bin Ma’an, Ali bin Müshir, Hibban bin Ali gibi
âlimlerdir.
İmam-ı a’zam hazretleri, fıkhı;
Leh ve aleyhte olanı bilmek,
tanımak
diye tarif etmiştir. Bu tarife göre fıkhı tespit
etmek için, Edille-i şeriyyeye başvururdu. Bunlar
Kitap, yani Kur’an-ı kerim, Sünnet (Peygamber
efendimizin sözleri, fiilleri ve takrirleri), İcma-ı
Ümmet (Eshab-ı kiramın bir mesele hakkındaki
sözbirliği) ve Kıyas-ı Fukaha (hükmü verilmiş
meselelere benzeterek bir başka meseleyi hükme
bağlamak)dır.
İmam-ı a’zam herhangi bir fıkıh mevzuunun işlenmesi
veya fetvasının takrir edilmesi, yahut da cevabı
bulunmak üzere mevzu (konu) edildiğinde, sırasıyla
bu dört kaynağa baş vururdu. Önce Kur’an-ı kerime
bakar, hükmü aranan meselenin işaret yoluyla, iktiza
yoluyla, ibare yoluyla veya delalet yoluyla cevabı
varsa meseleyi ona göre çözerdi. Meselenin halli
için Kur’an-ı kerimde delil bulunmazsa Sünnete,
burada da bulamazsa İcma-ı Ümmete bakardı. Bu
kaynaklarda bulursa meseleyi çözerdi, hükmünü
bildirirdi. Şayet sırasıyla bu üç kaynakta
bulamazsa, o zaman Kıyasa başvurur ve meseleyi
çözerdi.
İşte imam-ı a’zam Ebu Hanife; en mükemmel usullerle
yaptığı uzun çalışmaları ve ictihadı neticesinde
çözdüğü ve tedvin ettiği fıkıh (hukuk) bilgileri ile
Müslümanların ibadetlerinde ve diğer işlerinde
İslamiyet’e doğru bir şekilde uymak için takip
edecekleri bir yolu gösterdi ve bu yola “Hanefi
Mezhebi” denildi.
İmam-ı Şafii şöyle buyurmuştur:
“Bütün Müslümanlar imam-ı a’zamın ev halkı, çoluk
çocuğu gibidir.” (Yani, bir adam çoluk çocuğunun
nafakasını kazandığı gibi imam-ı a’zam da insanların
işlerinde muhtaç oldukları din bilgilerini meydana
çıkarmayı kendi üzerine almış, herkesi kolaylığa ve
rahata kavuşturup güç bir işten kurtarmıştır.)
Ömrü boyunca sapıklarla da
mücadele etti
İmam-ı a’zam, ömrü boyunca, insanları, imandan
ayırmaya çalışan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen
dinsizlerle ve sapık fırkalarla mücadele etti.
Bunların başında ibni Sebeciler, Hariciler ve Mürcie,
Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi. Bu
fırkaların her biri ile yaptığı münazaralarda onları
kesin delillerle susturuyordu. Hatta ders verdiği
sırada bile, ellerinde kılıçlarıyla yanına girip
münazara edenler, aldıkları ikna edici cevaplar
karşısında, ya doğru yola giriyorlar veya verecek
cevap bulamayınca perişan bir halde çekip
gidiyorlardı.
İmam-ı a’zam, Allahü teâlânın rızasından başka bir
düşüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara
İslamiyet’i dosdoğru şekliyle bildirir, taviz
vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. Onun
kitaplarına, ders halkasına ve fetvalarına herhangi
bir siyasi düşünce ve güç, nefsani arzu ve menfaat,
şahsi dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar asla
girmemiştir.
Lüzumsuz şeylerle asla uğraşmazdı. Ancak kendisi
gibi büyük İslam âlimlerinde görülen heybet, vakar
ve ahlak-ı hamide (yüksek İslam ahlakı) ile her
halükârda insanların kurtuluşu için çırpınırdı.
Muarızlarına bile sabır, güler yüz, tatlılık ve
sükunetle davranır, asla heyecan ve telaşa
kapılmazdı. Keskin ve derin bir firaset sahibiydi.
Bu haliyle insanların içlerinde gizledikleri şeylere
nüfuz eder ve olayların sonuçlarını sezerdi.
Ayrıca kuvvetli şahsiyeti, keskin zekası, üstün
aklı, engin ilmi, heybeti, geniş muhakemesi,
muhabbeti ve cazibesi ile karşılaştığı herkese tesir
eder, gönüllerini cezbederdi. Karşısına çıkan ve
uzun tetkik gerektiren bazı meseleleri, derin bir
mütalaadan sonra, böyle olmayanları ise anında ve
olayın açık misalleriyle cevaplandırırdı. En inatçı
ve peşin hükümlü muarızlarını bile, en kolay bir
yoldan cevaplandırarak ikna ederdi. Bu hususta
hayret verici sayısız menkıbeleri meşhurdur. Aşağıda
bunlardan birkaçını bildireceğiz.
Hasılı imam-ı a’zam Ebu Hanife, İslamiyet’in,
Müslümanlardan doğru bir itikad (Ehl-i sünnet
itikadı), doğru bir amel ve güzel bir ahlak
istediğini bildirmiş, ömrü boyunca bu kurtuluş
yolunu anlatmıştır. Vefatından sonra da yetiştirdiği
talebeleri ve kitapları asırlar boyunca gelen bütün
Müslümanlara ışık tutmuş ve rehber olmuştur.
İmam-ı a’zam, İslam dinine yaptığı bütün bu
hizmetleriyle İslamiyet’i iman, amel ve ahlak
esasları olarak bir bütün halinde insanlara yeniden
duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara
cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve
propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve
böylece İslam dinini yıkabilmek ümidine kapılanları
hüsrana uğratmış, önce itikadda birlik ve
beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde
Allahü teâlânın rızasına uygun bir hareket tarzının
esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. Böylece,
ikinci hicri asrın müceddidi (dinin yeniden
yayıcısı) unvanını almıştır.
Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte;
“İman, Süreyya yıldızına
çıksa, Faris oğullarından biri elbette alıp getirir”
buyuruldu. İslam âlimleri, bu hadis-i
şerifin imam-ı a’zam hakkında olduğunu bildirmiştir.
Yine Buhari ve Müslim’de bildirilen bir hadis-i
şerifte;
“İnsanların
en hayırlısı, benim asrımda bulunan Müslümanlardır
(yani Eshab-ı kiramdır).
Onlardan sonra en iyileri, onlardan
sonra gelenlerdir
(yani Tabiindir).
Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir
(yani Tebe-i tabiindir)”
buyuruldu. İmam-ı a’zam da, bu hadis-i şerifle
müjdelenen Tabiinden ve onların da en üstünlerinden
biridir. Hayrat-ul-Hisan, Mevduat-ül-Ulum ve Dürr-ül-Muhtar
da yazılı olan hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Âdem
(aleyhisselam)
benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse
ile öğünürüm. İsmi Numan, künyesi Ebu Hanife’dir. O,
ümmetimin ışığıdır.)
(Peygamberler benimle öğündükleri gibi ben de Ebu
Hanife ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur.
Onu sevmeyen beni sevmemiş olur.)
(Ümmetimden biri, şeriatimi canlandırır. Bid’atleri
öldürür. Adı Numan bin Sabit’tir.)
(Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebu
Hanife zamanının en yükseğidir.)
Hazret-i Ali de; “Size bu Kufe şehrinde bulunan, Ebu
Hanife adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim
ve hikmet ile dolu olacaktır. Ahir zamanda, birçok
kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır”
buyurdu.
İmam-ı a’zamın zamanında ve sonraki asırlarda
yaşayan İslam âlimleri hep onu methetmişler,
büyüklüğünü bildirmişlerdir.
Abdullah ibni Mübarek anlatır:
İmam-ı a’zam Ebu Hanife, imam-ı Malik’in yanına
geldiğinde imam-ı Malik ayağa kalkıp ona hürmet
gösterdi. O gittikten sonra yanındakilere: “Bu zatı
tanıyor musunuz? Bu zat, Ebu Hanife Numan bin
Sabit’tir. Eğer şu ağaç direk altındır dese, ispat
eder” dedi.
Veki' der ki:
“Allahü teâlâya yemin ederim ki, Hazret-i İmam çok
emin idi. Yine Allahü teâlâya yemin ederim ki Allahü
teâlâ onun kalbine azamet ve celaleti ile tecelli
eylemişti, Allahü teâlânın rızasını her şeye tercih
ederdi.”
Ebu Ahvas der ki :
“Eğer kendisine üç güne kadar öleceği bildirilse,
yapmakta olduğu amelden, ibadetten daha fazlasını
yapması imkansızdı, çünkü her zaman yapılabilecek
ibadetin çoğunu yapardı.”
Bekir İbni Maruf der ki:
“Bu ümmetin içinde sireti, Ebu Hanife'den güzel olan
bir kimse görmedim.”
(Siret, ahlak ve kalb güzelliği demektir.)
Hasen İbni Salih der ki:
“Ebu Hanife, kuvvetli vera sahibi ve haramlardan çok
uzak idi. Şüpheli olur diye, helallerin fazlasından
kaçınırdı. Kendini ve ilmini koruma hususunda daha
kuvvetli âlim görmedim. Vefatına kadar ömrü mücadele
ile geçti.”
Yezid ibni Harun der ki:
“Bin âlimin huzurunda bulunup hepsinden ilim
topladım. Bunların içinde, vera sahibi ve dilini çok
koruyan Ebu Hanife’den başkasını görmedim.”
Hafas der ki:
“Otuz sene Ebu Hanifenin sohbetinde bulundum. Aleni
yapmadığı bir şeyi, gizli de yaptığını görmedim.
Şüphelendiği bir şey, malının hepsi bile olsa
yanında saklamaz, elinden çıkarırdı.”
Harun Reşid, Ebu Yusuf'a Hazret-i İmamın ahlakını
sordu. Ebu Yusuf şöyle anlattı:
(Haramdan nefret eder, çok sakınırdı. Dinde
bilmediği şeyi söylemezdi. Allahü teâlâya itaat ve
ibadet etmeyi ve Ona isyan etmemeyi çok severdi.
Dünyayı sevenlerden, dünyaya düşkün olanlardan uzak
idi. Az konuşur, çok düşünürdü. Eğer bir soru
sorulsa ve cevabını bilse, söyler ve daima doğruyu
söylerdi. Eğer bunun gayrisi bir mesele olsa, hak
üzere kıyas edip, ona tâbi olur, bunda dinini çok
kayırırdı. İlim ve malını Allah yolunda dağıtırdı.
İnsanlardan hiç kimseye ihtiyacı yoktu, O yalnız
Allahü teâlânın rahmetine kavuşmayı ve rızasını
kazanmayı düşünürdü. Hiç kimseye tamah etmez. Gıybet
etmekten çok uzak idi“Bu ümmetin içinde sireti, Ebu
Hanife'den güzel olan bir kimse görmedim.”
(Siret, ahlak ve kalb güzelliği demektir.)
Hasen İbni Salih der ki:
“Ebu Hanife, kuvvetli vera sahibi ve haramlardan çok
uzak idi. Şüpheli olur diye, helallerin fazlasından
kaçınırdı. Kendini ve ilmini koruma hususunda daha
kuvvetli âlim görmedim. Vefatına kadar ömrü mücadele
ile geçti.”
Yezid ibni Harun der ki:
“Bin âlimin huzurunda bulunup hepsinden ilim
topladım. Bunların içinde, vera sahibi ve dilini çok
koruyan Ebu Hanife’den başkasını görmedim.”
Hafas der ki:
“Otuz sene Ebu Hanifenin sohbetinde bulundum. Aleni
yapmadığı bir şeyi, gizli de yaptığını görmedim.
Şüphelendiği bir şey, malının hepsi bile olsa
yanında saklamaz, elinden çıkarırdı.”
Harun Reşid, Ebu Yusuf'a Hazret-i İmamın ahlakını
sordu. Ebu Yusuf şöyle anlattı:
(Haramdan nefret eder, çok sakınırdı. Dinde
bilmediği şeyi söylemezdi. Allahü teâlâya itaat ve
ibadet etmeyi ve Ona isyan etmemeyi çok severdi.
Dünyayı sevenlerden, dünyaya düşkün olanlardan uzak
idi. Az konuşur, çok düşünürdü. Eğer bir soru
sorulsa ve cevabını bilse, söyler ve daima doğruyu
söylerdi. Eğer bunun gayrisi bir mesele olsa, hak
üzere kıyas edip, ona tâbi olur, bunda dinini çok
kayırırdı. İlim ve malını Allah yolunda dağıtırdı.
İnsanlardan hiç kimseye ihtiyacı yoktu, O yalnız
Allahü teâlânın rahmetine kavuşmayı ve rızasını
kazanmayı düşünürdü. Hiç kimseye tamah etmez. Gıybet
etmekten çok uzak idi İmam-ı Şafii; “Ben imam-ı
a’zam Ebu Hanife’den daha büyük fıkıh âlimi bilmem.
Fıkıh öğrenmek isteyen onun talebesinin ilim
meclisinde otursun, onlara hizmet etsin” buyurdu.
İmam Ahmed ibni Hanbel; “İmam-ı a’zam, vera
(haramlara düşme korkusuyla şüphelilerden sakınan)
ve zühd (dünyaya düşkün olmayan), isar (cömertlik)
sahibiydi. Ahirete olan arzusunun çokluğunu kimse
anlayacak derecede değildi” buyurdu.
İmam-ı Malik’e; “İmam-ı a’zamdan bahsederken onu
diğerlerinden daha çok methediyorsunuz?”
dediklerinde; “Evet öyledir. Çünkü, insanlara ilmi
ile faydalı olmakta, onun derecesi diğerleri ile
mukayese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar
ona dua etsinler, diye hep methederim” buyurdu.
İmam-ı Gazali; “İmam-ı a’zam Ebu Hanife çok ibadet
ederdi. Kuvvetli zühd sahibiydi. Marifeti tam bir
arif idi. Takva sahibi olup, Allahü teâlâdan çok
korkardı. Daima Allahü teâlânın rızasında bulunmayı
isterdi” buyurdu.
Yahya bin Muaz-ı Razi anlatır:
Peygamber efendimizi rüyada gördüm ve; “Ya
Resulallah, seni nerede arayayım?” dedim. Cevabında;
“Beni, Ebu
Hanife’nin ilminde ara”
buyurdu.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyurur ki:
“İmam-ı a’zam, abdestin edeplerinden bir edebi terk
ettiği için kırk senelik namazını kaza etmiştir. Ebu
Hanife takva sahibi, sünnete uymakta ictihad ve
istinbatta (şer’i delillerden hüküm çıkarmakta) öyle
bir dereceye kavuşmuştur ki, diğerleri bunu
anlamaktan acizdirler. İmam-ı a’zam, hadis-i
şerifleri ve Eshab-ı kiramın sözünü kendi reyine (ictihadına
tercih) ederdi.”
İmam-ı Rabbani hazretleri Mebde ve Mead risalesinde
de şöyle buyurur:
“Derecesinin yüksekliğini ve kıymetini anlatmaktan
aciz olduğumuz o büyük imamın şânından ne yazayım!
Müctehidlerin en vera sahibiydi. En müttekisi
(Allah’tan korkarak haramdan çok sakınanı) o idi.
Şafii’den de, Malik’ten de, İbni Hanbel’den de her
bakımdan üstündü.”
Yine İmam-ı Rabbani ve Muhammed Parisa hazretleri
buyurdular ki:
“İsa aleyhisselam gibi ülülazm bir Peygamber gökten
inip İslam diniyle amel edince ve ictihad buyurunca,
ictihadı imam-ı a’zamın ictihadına uygun olacaktır.
Bu da imam-ı a’zamın büyüklüğünü, ictihadının
doğruluğunu gösteren en büyük şahittir.”
Feridüddin-i Attar hazretleri imam-ı a’zamı şöyle
anlatır;
“Şeriatın ve milletin ışığı, din ve devletin mumu,
hakikatler menbaı, manevi cevherler ve ince bilgiler
denizi, ârif, âlim, sofi, cihanın imamı, methi bütün
dillerde dolaşan, her milletin makbulü olanı ben
nasıl anlatabilirim? Onun riyazet ve mücahedeleri,
onun halvet ve müşahedelerinin sonu yoktur.
Firasette, siyasette, akıllılıkta ve zekilikte bir
tane idi. Mürüvvet ve fütüvvette bir hilkat garibesi
idi. Cihanın kerimi, zamanın en cömerdi, devrinin
efdali ve vaktinin en âlimi idi. En yüksek derece ve
eşsiz mertebede idi. Hazret-i İmamı-ı Ebu Hanife
Kufi'nin şemaili, vasıfları Tevrat' ta, yazılı idi.”
(Riyazet
nefsin istediklerini yapmamaktır,
Mücahede
ise nefsin istemediklerini yapmaktır.)
Son asrın, zahir ve batın (kalb) ilimlerinde kâmil,
dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyurdu ki:
“İmam-ı a’zam, imam-ı Yusuf ve imam-ı Muhammed de,
Seyyid Abdülkadir Geylani gibi büyük evliya idiler.
Fakat âlimler kendi aralarında iş bölümü
yapmışlardır. Yani herbiri zamanında neyi bildirmek
icap ettiyse onu bildirmişlerdir. İmam-ı a’zam
zamanında fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep
fıkıh üzerinde durdu. Tasavvuf hususunda pek
konuşmadı. Yoksa Ebu Hanife nübüvvet ve vilayet
yollarının kendisinde toplandığı, Cafer-i Sadık
hazretlerinin huzurunda iki sene bulunup öyle feyz,
nur ve varidat-ı ilahiyyeye kavuşmuştur ki, bu büyük
istifadesini; “O iki sene olmasaydı, Numan helak
olurdu!” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i
aliyyenin en büyük halkasından olan Cafer-i
Sadık’tan tasavvufu alıp, vilayetin (evliyalığın) en
son makamına kavuşmuştur. Çünkü Ebu Hanife,
Peygamber efendimizin vârisidir. Hadis-i şerifte;
“Âlimler
Peygamberlerin vârisleridir”
buyuruldu. Vâris, her hususta veraset sahibi
olduğundan, zahiri ve bâtıni ilimlerde Peygamber
efendimizin vârisi olmuş olur. O halde her iki
ilimde de kemaldeydi.”
İslam âlimleri, imam-ı a’zamı bir ağacın gövdesine,
diğer âlim ve evliyayı da bu ağacın dallarına
benzetmişler, Onun her bakımdan büyük ve üstün
olduğunu, diğerlerinin ise bir veya birkaç bakımdan
büyük kemalata (olgunluklara, üstünlüklere)
erdiklerini belirtmişlerdir.
İslam dünyasında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif
eden odur. Din bilgilerini kelam, fıkıh, tefsir,
hadis, vs. isimleri altında ayırarak bu ilimlere ait
kaideleri tespit etti. Böylece Onun asrında zuhur
eden eski Yunan felsefesine ait kitapların tercüme
edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazılı bozuk
sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına
karıştırılmasını ve İslam dinine bid’atlerin
sokulması tehlikesini bertaraf etti. İmam-ı a’zamdan
önce İslamiyet’in ilk yıllarında ilimlerin tasnifi
yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç
duyulmamıştır. Çünkü ilk asırlarda yaşayan salih ve
temiz Müslümanların ilimleri başta din bilgileri
olmak üzere son derece berrak ve mükemmeldi.
İlk yıllarda ilimlerin kağıda geçirilmiş bir tasnif
tablosu bulunmamakla beraber, İslam âlimlerinin
sözlerinde, eserlerinde ve Müslümanların günlük
hayatlarında kendiliğinden vücut bulmuş ve
yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. En mühim
olan iman (itikad), ibadet ve ahlak bilgileriydi. Bu
bilgilere Yunan felsefesi, Hıristiyanlık, Yahudilik,
Hint inançları, Mecusilik ve benzeri bozuk yolların
İslamiyet’i içten yıkmak isteyen art niyetli
kimseler veya din bilgisi az olanlar tarafından
karıştırılmak tehlikesi baş gösterince, yüksek din
bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir
mecburiyet halini aldı. İmam-ı a’zam hazretleri bu
çok mühim vazifeyi mükemmel bir şekilde yerine
getirerek, o asırda tartışmaları yapılan ve din
bilgisi az olan Müslümanlar arasında yayılmasına
çalışılan Rafizi, Mutezile, Mücessime, Cebriyye,
Kaderiyye ve benzeri gibi sapık fırkaların
bozukluklarını göstererek, hem onlara cevaplar
vermiş ve hem de kendisinden sonraki asırlarda gelen
Müslümanların İslamiyet’i her bakımdan doğru, berrak
haliyle öğrenmelerini ve böylece inanmalarını temin
etmiştir. İyi düşünüldüğünde bütün insanlığın dünya
ve ahiret saadetini doğrudan doğruya ilgilendirdiği
açıkça görülen bu çok mühim hizmet, imam-ı a’zamın
zamanında ve daha sonra yetişen mezhep imamları,
İslam âlimleri, evliyanın büyükleri tarafından da
tazim ve şükranla yâd edilmiş, bu büyük imam, “Ehl-i
sünnetin reisi”, “İmam-ı a’zam” (en büyük imam)
adıyla anılmıştır. (Radıyallahü teâlâ anh)
Takvası ve
menkıbeleri
Onu Hazret-i Ebu
Bekir’e benzetirlerdi
İmam-ı a’zam ticaret yapardı. Onun kanaatkârlığı,
cömertliği, emanete riayeti ve takvası ticaret
muamelelerinde de daima kendini göstermiştir.
Tacirler ona hayret ederler ve ticarette onu
Hazret-i Ebu Bekir’e benzetirlerdi. Ticareti
ortakları ile beraber yapar ve her yıl kazancının
dört bin dirhemden fazlasını fakirlere dağıtır,
âlimlerin, muhaddislerin, talebelerinin bütün
ihtiyaçlarını karşılar ve ayrıca onlara para
dağıtarak, tevazu ile şöyle buyururdu: “Bunları
ihtiyacınız olan yere sarf edin ve Allahü teâlâya
hamd edin. Çünkü verdiğim bu mal hakikatte benim
değildir, sizin nasibiniz olarak Allahü teâlânın
ihsan ve kereminden benim elimden size
gönderdiğidir.” Böylece ilim ehlini, maddi bakımdan
başkalarına minnettar bırakmaz, rahat çalışmalarını
temin ederdi. Kendi evine de bol harcar, evine
harcettiği kadar da fakirlere sadaka verirdi.
Zenginlere de hediyeler verirdi. Her Cuma günü
anasının, babasının ruhu için fakirlere ayrıca yirmi
altın dağıtırdı. Meclisine devam edenlerden birinin
elbisesini çok eski gördü. İnsanlar dağılıncaya
kadar oturmasını söyledi. Kalabalık dağılınca o
kimseye; “Şu seccadenin altındakileri al, kendine
güzel bir elbise yaptır” buyurdu. Orada bin akçe
vardı.
Buyurdu ki :
“Kırk seneden fazla oluyor ki, dört bin akçeye
malikim. Bundan fazla param olunca, dağıtırım. Daha
fazla para bulundurmayışımın sebebi, Hazret-i
Ali’nin şu sözüdür:
(Dört bin ve ondan aşağı akçe nafakadır.)
Eğer halife ve valilere müracaat etmek ve onlardan
bir şey istemek korkusu olmasa, bir akçe bile
yanımda bulundurmazdım.”
İmam-ı a’zam bir gün yolda giderken onu gören bir
adam, yüzünü ondan saklayıp başka bir yola saptı.
Hemen o adamı çağırıp; “Neden yolunu değiştirdin?”
diye sordu. Adam cevabında; “Size on bin akçe borcum
var. Uzun zaman oldu ödeyemedim ve çok sıkıldım,
utandım” dedi. İmam-ı a’zam; “Sübhanallah, ben o
parayı sana hediye etmiştim. Beni görüp sıkıldığın
ve utandığın için hakkını helal et!” dedi.
Bir defasında ortağına, sattığı mallar içinde
kusurlu bir elbise olduğunu söyleyip, bunu satarken
özrünü göstermesini tembih etti. Fakat ortağı bu
elbiseyi satarken elbisenin kusurunu söylemeyi
unuttu. Satın alan kimseyi de tanımıyordu. İmam-ı
a’zam bunu öğrenince o mallardan alınan doksan bin
akçeyi sadaka olarak dağıttı.
Müşteri fakir veya ahbabından olursa onlardan kâr
almaz, malı aldığı fiyata verirdi. Bir defasında
ihtiyar bir kadın gelip, ben fakirim, bana şu
elbiseyi maliyeti fiyatına sat, dedi. Dört dirhem
ver, onu al, deyince, bu elbisenin maliyetinin daha
fazla olduğunu tahmin eden kadın; (Ben ihtiyar bir
kadıncağızım. Yoksa benimle böyle alay mı
ediyorsun?) dedi. (Hayır, bunda alay yok) dedi ve
elbiseyi ihtiyar kadına dört dirheme verdi.
Bir malı satın alırken de, satarken de insanların
hakkına riayet ederdi. Birisi ona satmak üzere bir
elbise getirdi. Fiyatını sordu. O da yüz akçe
istediğini söyleyince, imam-ı a’zam bunun değeri yüz
akçeden daha fazladır, dedi. Satan kişi yüzer yüzer
arttırarak dört yüze çıktı. Hayır, daha fazla eder,
buyurup, bu işten anlayan bir tüccara, fiyat takdir
ettirdi ve o elbiseyi beş yüz akçeye satın aldı.
Yedi sene koyun eti
yemedi!
Kufe şehrinin köylerini haydutlar
basıp koyunları çalmışlardı. İmam-ı a’zam bu çalınan
koyunlar şehre getirilip satılır düşüncesiyle,
“koyunun en fazla yedi sene yaşadığını” bildiği
için, yedi sene koyun eti yemedi. Geceleri namaz
kılar, ağlamasını ve inlemesini yakınları işitirdi.
Esed bin Amr der ki: “Ebu Hanife'nin ağlamasını
geceleri komşular duyar ve ona acırlardı.”
Allahü teâlâ dinini
onunla kuvvetlendirir
İmam-ı a’zam, bir gece rüyasında Peygamber
efendimizin kabrini açmış, mübarek bedenine sıkıca
sarılmıştı. Uyanınca bu fevkalade rüyasını Tabiinin
büyüklerinden İbni Sirin’e gidip anlattı. İbni Sirin;
“Bu rüyanın sahibi sen değilsin, bunun sahibi Ebu
Hanife olsa gerek” dedi. “Ebu Hanife benim!”
deyince, İbni Sirin; “Sırtını aç göreyim” dedi.
Sırtını açınca iki omuzu arasında bir “Ben” gördü
ve; “Sen o kimsesin ki, Peygamber efendimiz senin
hakkında;
(Benim
ümmetim içinde, iki omuzu arasında bir “Ben” bulunan
biri gelir. Allahü teâlâ dinini onunla
kuvvetlendirir, ihya eder)
buyurdu” dedi.
Âlimlerin kanı
zehirlidir!
İmam-ı a’zam talebeleri arasında bulunduğu bir
sırada vücudunu bir akrep soktu ve yere düştü.
Talebeleri bu akrebi öldürmek isteyince; “Onu
öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrübe etmek
istiyorum, bakalım haklarında hadis-i şerifte,
“Âlimlerin kanı
zehirlidir”
buyurulan âlimlere dahil miyim?” dedi. Talebeleri
akrebe baktılar, kıvrandı, büzüldü ve hemen öldü.
Sabah ezanına kadar
Bir
gece yatsı namazını cemaatle kılıp çıkarken, bir
ayağı kapının dışında, bir ayağı daha mescitte iken
bir konu üzerinde talebesi Züfer ile sabah ezanına
kadar konuşup diğer ayağını çıkarmadan sabah
namazını kılmak için tekrar mescide girdi.
Annemin emrine
muhalefet etmem
İmam-ı a’zam, oğlu Hammad ile beraber teravih için
Ömer bin Zerr’in mescidine giderlerdi. Bu gittikleri
mesafe yaklaşık 6 km idi. Bir defasında imam-ı
a’zamın annesi, bir meseleyi öğrenmek istedi ve
oğluna dedi ki, “Git bu meseleyi Ömer bin Zerr’e
sor!” İmam-ı a’zam gidip bu meseleyi Ömer bin Zerr’e
sordu. Ömer; “Sen bu meseleyi benden daha iyi
bilirsin” deyince, “Ben annemin emrine muhalefet
etmem” dedi. Ömer bin Zerr; “Bu meselenin cevabı
nedir?” diye sordu. İmam-ı a’zam meselenin cevabını
söyleyince, Ömer bin Zerr de; “Öyle ise git, annene
böyle söylediğimi bildir” dedi.
O, burada fıstık
yemesini öğreniyor
Ali
bin Ca’de, Ebu Yusuf’un şöyle dediğini nakleder:
Babam öldüğü zaman ben küçüktüm. Annem sanat
öğrenmem için beni bir terzinin yanına verdi. Ben
terziyi bırakıp imam-ı a’zamın ilim meclisine devam
ettim. Uzun bir zaman geçmişti. Annem hocama gelip;
“Bu çocuğun senden başka üstadı yok mudur? Ona
kendim bakıyorum, o bir yetimdir” dedi. Hocam
buyurdu ki: “Sen onu kendi haline bırak! O, burada
tereyağı, fıstık, badem ezmesi yemesini öğreniyor.”
Bunun üzerine annem dönüp gitti. Ben ise daima
hocamın yanında bulunur, hizmetinden ve meclisinden
ayrılmazdım. Böylece Allahü teâlâ bana ilimden çok
şeyler nasip eyledi. Daha sonra bana kadılık
vazifesi verdiler. Bir gün Abbasi halifesi Harun
Reşid ile sofrada oturuyordum. Sofraya tereyağı,
fıstık ve badem ezmesi getirdiler. Harun Reşid bana;
“Bundan ye, her zaman bize böyle yemek vermezler”
dedi. Ben güldüm. “Niçin gülüyorsun?” dedi. Ben de
imam-ı a’zamla ilgili olan o hadiseyi anlattım.
Harun Reşid bunun üzerine; “Gerçekten ilim insanı
yükseltir. İnsanların baş gözüyle göremediklerini o
kalb gözüyle görürdü” dedi ve hocama rahmetle dua
etti.
Fetva vermeye kalkan
bu kadarını nasıl bilmez!
Daha
ilmini tamamlamamış talebelerinden birisi, kendinde
bir salahiyet görüp bir meclis kurdu. Fıkıh
öğretmeye başladı. Bu haber Hazret-i İmama gidince
huzurundakilerden birisine bunun meclisine gidip ona
şöyle söylemesini emretti:
“(Bir kimse elbisesini temizleyiciye verse, birkaç
gün sonra gelip elbisesini istese temizleyici inkâr
etse, daha sonra tekrar gelip elbisesini istese
temizleyici de elbisesini temiz olarak ona verse
ücret alabilir mi?” Eğer alır derse hata ettin
dersin. Ücret almaz derse yine hata ettin dersin.)
Bu zat meseleyi gidip o talebeye anlatıp soruyu
sordu:
- Temizleyicinin ücret almaya hakkı var mı?
- Evet ücret alır.
- Hata ettin, öyle değildir.
- Hayır ücret alamaz.
- Yine hata ettin, öyle değildir.
Bunun üzerine, fetva vermeye kalkışan o talebe,
Hazret-i İmamın huzuruna gitti. Hazret-i İmam onun
geldiğini görünce şöyle konuşmaya başladı :
- Seni buraya elbiseyi temizleme meselesi mi
gönderdi? - Evet...
- Sübhanallah, insanlara fetva vermeye kalkan ve
Allahü teâlânın dininde söz söylemek için kendisine
meclis kuran kimse ücret bahsinden bu kadarını nasıl
bilmez?
- Bunun cevabı nasıldır?
- Eğer temizleyici elbiseyi gasp ettikten sonra
temizlediyse ücret verilmez. Çünkü kendisi için
temizlemiş demektir. Yok gasp etmeden önce
temizlemişse ücret vermesi lazımdır. Çünkü onu
sahibi için temizlemiştir.
Üç gümüş karışsa, ikisi kaybolsa
Abdullah İbni Mübarek Hazret-i İmama sordu :
- Bir kimsenin iki gümüşü, başka birinin bir gümüşü
ile karışsa, sonra ikisini kaybetse, hangileri
olduğunu da bilmese ne yapması lazımdır?
- Kalan bir gümüş üçe taksim edilir. Üçte biri bir
gümüşü olanın, üçte ikisi de iki gümüşü olanındır.
Bize göre mi, size göre mi?
Bir
rafizi Hazret-i İmama gelip şöyle bir soru sordu:
- İnsanların en kuvvetlisi kimdir?
- Bize göre Hazret-i Ali'dir, size göre ise Hazret-i
Ebu Bekir’dir. (Radıyallahü anhüma)
- Nasıl olur?
- Çünkü Hazret-i Ali hilafetin Ebu Bekri Sıddıkın
hakkı olduğunu bildi, kabul edip ona teslim eyledi.
Size göre ise Ebu Bekri Sıddık Hazret-i Ali'den
hilafeti zorla aldı. Fakat Hazret-i Ali bir şey
yapamadı.
Rafizi bu söz karşısında şaşırıp kaldı.
Eğer kıyas ederek söyleseydim
İmam-ı azamın hadislere önem vermeyip kıyasla amel
ettiği söyleniyor. Bunda asla doğruluk payı yoktur.
Bu konudaki menkıbelerden birisi şöyledir:
Hazret-i Ali'nin torunu Muhammed bin Hasan
hazretleri, imam-ı azam hazretlerine gelip dedi ki:
- Ceddimin Hadis-i şeriflerine kıyas ile muhalefet
ettiğinizi duydum. Onun için geldim.
- Bundan Allahü
teâlâya sığınırım.
Sonra Hazret-i İmam dizleri üzerine oturup edeple
sordu :
- Efendim, erkek mi
zayıftır, kadın mı?
- Kadın, daha zayıf yaratılışlıdır.
- Dinimize göre kadının hissesi ne kadardır?
- Erkeğin yarısı kadardır.
- Bakın, eğer kıyas ile söyleseydim, bu hükmün
tersini söylerdim. Kadın zayıf olduğu için ona iki,
erkeğe bir hisse verilmeli derdim. Sizin
söylediğiniz gibi bildirdiğime göre, bu durum,
hadis-i şeriflere sıkı sıkıya bağlı olduğumu
göstermez mi?
-
Evet hadis-i şerife aykırılık yok.
Hazret-i İmam tekrar sordu:
- Namaz mı efdaldir,
oruç mu?
- Elbette namaz efdaldir.
- Eğer kıyas ederek söyleseydim, hayzlı kadına
ramazan orucunu değil, namazını kaza etmesini
bildirirdim. Bu da hadis-i şeriflere bağlılığımı
göstermez mi?
-
Evet bunda da hadis-i şeriflere aykırılık yok.
- Size bir soru daha sorayım. İdrar mı necistir,
meni mi?
- Elbette idrar necistir.
- Eğer kıyas ederek söyleseydim, meni çıkınca değil,
idrar çıkınca gusletmeyi söylerdim. Hadis-i şerife
aykırı şey söylemekten Allahü teâlâya sığınırım. Ben
Peygamber aleyhisselamın sözlerine kıymet veriyorum,
onları açıklıyorum, başka bir şey yapmıyorum.
Bu konuşma üzerine Muhammed bin Hasan hazretleri,
İmam-ı a'zam Ebu Hanife'nin kendisine yanlış
tanıtıldığını anlayarak kalkıp onun alnından öptü.
Bu olayda gösteriyor ki, âlimi ancak âlim anlar.
İmam-ı a'zam hazretlerinin her sözü, her işi, Kur'an-ı
kerim ve hadis-i şerifler ile idi. Bir kimse, dört
mezhep imamının sözlerini, kıskanmadan ve inat
etmeden, insaf ile incelerse, her birinin, gökteki
yıldızlar gibi olduklarını görür.
İmam-ı a'zam hazretleri buyurdu ki:
Nass
[yani
âyet, hadis] olan
yerde kıyas yapılmaz. Biz, zaruret olmadıkça kıyas
yapmayız. Bir sual karşısında kalınca, önce Kur'an-ı
kerimde ararız. Bulamazsak, hadis-i şeriflerde
ararız. Yine bulamazsak, Eshab-ı kiramın herhangi
birinin sözlerinde ararız. Bu sualin cevabını
bunlarda da bulamazsak, kıyas yaparak cevabını
buluruz.
İmam-ı a'zam hazretleri hiçbir yerde bulamadığı bir
bilgi için, kendi kıyas ettikten sonra, Hazret-i Ebu
Bekrin sözünü işitirse, kendi reyini bırakıp, O söze
uygun cevap verirdi. Bütün Eshab-ı kiram için de
böyle yapardı.
Numan’ın kölesi
Büyüklerden birisi anlatır: Vasıt şehrinde faziletli
bir zat vardı. İsmi
Numan'ın kölesi
idi.
Bu zatı bulup isminin niçin böyle olduğunu sordum:
- Sen o yüksek imamın nasıl kölesi, azadlısı oldun?
- Annem bana hamile iken doğuma yakın ölmüş.
Yıkayıcılar, annemi yıkarlarken karnındaki çocuğun
canlı olduğunu anlamışlar, durumu Hazret-i İmama
anlatmışlar, o da hemen karnını sol taraftan yarın,
çocuğu çıkarın demiş. Doktor, aynı yerden karnını
yarıp beni çıkarmış. Bunun için onun azadlısıyım,
ona daima dua ederim.
İnsan büyük günah
işlemekle kâfir olmaz
İmam-ı Ebu Yusuf anlatır:
Ebu Hanife hazretlerinin zamanında Harici mezhebinde
olanlar çoktu. Harici mezhebinde olanlar, [vehhabiler
gibi] şöyle düşünürlerdi:
(İnsan büyük günah işlemekle kâfir
olur.)
İslamiyet’te büyük tefrikaya sebep olan bu sözü Ebu
Hanife hazretleri kabul etmez, bir kimsenin günah
işlemekle dinden çıkmayacağını, sadece haram işlemiş
olacağını, bunun ise azabı gerektireceğini, Ehl-i
sünnet vel cemaat mezhebinin böyle olduğunu
bildirerek Haricilerin sözlerine karşı uyanık
olunmasını emrederdi.
Hariciler, Hazret-i İmamın, Harici mezhebinin bozuk
olduğunu anlattığını duyunca galeyana geldiler.
İçlerinden kırk tane eşkıya şöyle bir karar aldılar:
(Ebu Hanife'ye
gider, onunla konuşuruz, mezhebinden ve sözlerinden
dönerse ne ala, dönmezse başını gövdesinden
ayırırız.)
Biz Hazret-i İmamın kalbleri ihya eden sözlerini
dinliyorduk. Kılıçları omuzlarında asılı bir sürü
sapık izin almadan içeri girdi. Hazret-i İmamı
öldürmek istiyorlardı. Dediler ki:
- Sana iki sualimiz var, bize cevap ver. Bizim
istediğimize uygun cevap verirsen kurtulursun.
Mezhebimize aykırı cevap verirsen kaçamazsın, seni
burada öldürürüz.
Hazret-i imam onların bu haline aldırmayıp buyurdu :
- İnsaf ile mi,
yoksa isyan ve inat ile mi konuşacağız?
- Her işte insaflı olmak, doğru söze karşı kalblerin
saf olması gerektir, dediler.
- O halde kılıçlarınızı kınlarına sokunuz, böyle
yalın kılıç durmanız insafla bağdaşmaz.
Gelenler yine inat ve isyanla konuştular:
- Kılıçlar kınlarına girmez, kana boyanmak niyetiyle
gelmiştir.
- Hasbünallah,
soracaklarınızı sorun. Konuşalım.
- Bir kimse şarap içip sarhoş olarak ölse, bir kadın
da zina edip doğurduğu çocuğu öldürse, kendisi de
nifas hali bitmeden ölse, bu iki facirin hallerinin
ne olduğunu, namazlarının kılınıp kılınmayacağını
bize anlat.
- Önce siz insafla
şu sorularıma cevap verin. Onlar yahudi, mecusi veya
hıristiyan mıdır?
- Hiç birisi değildir.
- Ya hangi dindendir?
- La ilahe illallah Muhammedün resulullah derler,
Peygamber aleyhisselamın Allahü teâlâdan
getirdiklerini kabul ederlerdi, fakat bu büyük
günaha duçar oldular.
- Onların hallerini ve hasletlerini saydınız. Bu üç
şey iman mıdır, küfür müdür, insafla konuşup
doğrusunu da siz söyleyin.
- Bu üç haslet imandır.
- Evet dediğiniz gibidir. Şimdi söyleyin bakalım, bu
hasletler imanın nesidir, yarısı mı, üçte biri mi
veya hepsi midir?
- Bu üç şey imanın tamamıdır. İman ancak bunlara
denir.
- Mademki imanlı olduklarına kendiniz şehadet
ediyorsunuz, o halde onlardan ne istiyorsunuz?
Hariciler kendi sözleriyle böylece mağlup oldular,
hepsi de kılıçlarını kınlarına koyup bozuk
mezheplerini bırakıp ehli sünnet oldular.
Fatihasız namaz
olmaz!
İmam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerinin, (Cemaatle
namaz kılarken, imama uyanlar, Fatiha ve zamm-ı sure
okumaz) dediğini duyanlardan on kişi, Hazret-i
imamın huzuruna gelip derler ki:
İmamın okumasını kâfi görüp, cemaate Kur’an
okutmadığını işittik. Halbuki, Fatihasız namaz
olmaz. Elimizde bunu ispat eden kuvvetli deliller
vardır. Hakkın ortaya çıkması için tartışmaya
geldik.
Hazret-i imam der ki:
- Ben bir kişi, siz
on kişisiniz, hepinizle aynı anda nasıl tartışayım?
-
Nasıl tartışmak istiyorsunuz?
- İçinizden en bilgili, âlim olanı seçin, onunla
konuşayım. O, kendi ile birlikte hepinizin adına
konuşsun.
-
Teklifiniz uygun...
- O beni yenerse, hepiniz beni yenmiş olacaksınız,
ben onu yenersem, hepiniz yenilmiş olacaksınız.
Kabul mü?
-
Peki kabul ettik.
- Tartışmayı ben kazandım.
-
Nasıl olur, daha başlamadık bile...
- Siz, seçtiğiniz âlimin hepinizin adına konuşmasını
kabul etmediniz mi?
-
Evet...
- Ben de, sizin kabul ettiğinizi kabul ediyor, aynı
şeyi söylüyorum. Herkesin tâbi olduğu imam, kendi
adına ve ona uyup, imam kabul edenler adına Kur’an-ı
kerim okur, cemaat okumaz. Siz nasıl bir kişiye
güvenmişseniz ben de imama güvendim. Anlaşamadığımız
bir nokta kaldı mı?
-
Evet anlaştık.
Oğlumun öğrendiğini az görme!
Oğlu
Hammad, Fatiha suresini sonuna kadar öğrenince,
Hazret-i İmam oğlunun hocasına beş yüz akça hediye
etti. [Başka bir rivayette bin gümüş hediye etti.]
Oğlunun hocası dedi ki:
- Ne yaptım ki bana bu kadar para gönderdi? Hazret-i
İmam onun yanına gidip buyurdu ki:
- Sana az hediye ettiğim için özür dilerim. Oğlumun
öğrendiğini az görme! Allahü teâlâya yemin ederim
ki, yanımda bundan başka param olsaydı, Kur'an-ı
kerime tazim için hepsini sana verirdim.
Dua ile anmaktan
başka
Hazret-i İmama sordular :
- Alkame mi efdaldir, yoksa Esved mi?
- Onları dua ve istiğfar ile anmaktan başka hiç bir
şeye kudretim yok ki, hangisinin büyük olduğunu
nasıl söyleyeyim?
Hocasına saygısı
İmam-ı a’zam hazretleri buyurdu ki:
(Aramızda yedi sokak olmasına rağmen Üstadım
Hammad'ın evine doğru ayaklarımı bir kere uzatmış
değilim.)
Yine buyurdu ki:
(Üstadım Hammad vefat ettiğinden beri, her namazımda
onun için, annem babam için, kendilerinden ilim
öğrendiklerim için, kendilerine ilim öğrettiklerim
için istiğfar ettim. Hiç bir namazda unutmuş
değilim.)
Kıymetli söz ve
nasihatlerinden bazıları:
“Din
ilminde konuşan kimse, Allahü teâlânın kendisine:
«Benim dinimde sen
nasıl fetva verdin, nasıl söz söyledin?»
sualini sormayacağını zannediyorsa, kendisine ve
dinine gevşeklik etmiş olur.”
“Şaşarım şu kimselere ki, zanla konuşurlar ve onunla
amel ederler!”
“Dinin alışveriş kısmını bilmeyen, haram lokmadan
kurtulamaz ve ibadetlerin sevabını bulamaz.
Zahmetleri boşa gider ve azaba yakalanır ve çok
pişman olur.”
“Bir kimse fıkıh bilmez, fıkhın kıymetini ve fıkıh
âlimlerinin değerini bilmezse, böyle âlimlerle
oturmak [kitaplarını okumak, fıkıh öğrenmek]
kendisine ağır gelir.”
“Günah işlemeyi zillet; günahı terk etmeyi mürüvvet
gördüm ve bildim.”
“Bir kimsenin ilmi, kendisini Allahü teâlânın
yasaklarından men etmiyorsa, o kimse büyük
tehlikededir.”
“Allahü teâlâ bize, insanların mümin olanlarını
sevmemizi, onlara karşı saygı beslememizi ve asla
kırıcı olmamamızı, kalblerinde ne sakladıklarını
bilemiyeceğimizi, hareketlerimizi buna göre
ayarlamamızı emretmiştir.”
“Allahü teâlâ, kendisine şükür ismini vermiştir.
Çünkü Allahü teâlâ, iyiliği mükafatlandırır. O,
merhamet edenlerin en merhametlisidir.”
“Kulların birbirlerine karşı işledikleri suçlar,
kendileri için bir zulümden ibarettir.”
“İnsan, her şeye şifa veren tek varlığın Allahü
teâlâ olduğuna inanır; bununla beraber derdine deva
olması için ilaç kullanır. Çünkü ilaç bir sebeptir.
Şifasını verecek olan ise Allahü teâlâdır.”
“Mümin, Allahü teâlâdan korktuğu kadar hiçbir şeyden
korkmaz. Şiddetli bir hastalığa yakalanır veya feci
bir kaza veya belaya uğrarsa, gizli veya aşikâr; “Ya
Rabbi, bana bu belayı neden verdin?” diye şikayetçi
olmaz. Bilakis hastalığa, belaya ve kazaya rağmen
Allahü teâlâyı zikir ve şükreder.”
“Mümin, Allahü teâlânın kendisini devamlı murakabe
ettiğini bilir. Kimsenin bulunmadığı bir yerde veya
herkesin yanında olsun, mutlaka Allahü teâlânın onu
kontrol ettiğine inanır. Krallar ve sözde büyük
adamlar ise, ne gizli ve ne de aşikâr bir yerde
herhangi bir şahsı murakabe edemezler.”
“Eshab-ı kiramdan bize gelen, bildirilen her şeyin
başımızın üstünde yeri vardır.”
Talebesi Yusuf bin Halid es-Semti bir vazifeye tayin
edilip Basra’ya giderken Hazret-i İmam ona şu
vasiyetlerde bulunmuştur:
“Basra’ya vardığında halk seni karşılayacak, ziyaret
ve tebrik edecek. Herkesin değer ve yerini tanı,
ileri gelenlere ikramda bulun, ilim sahiplerine
hürmet et, yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster,
halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp
kalk, Sultanı küçümseme, hiçbir kimseyi hafife alma.
İnsanlığında kusur etme, sırrını hiç kimseye açma,
iyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin
arkadaşlığına güvenme, cimri ve alçak insanlarla
ahbablık kurma, kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye
ülfet etme!
Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir
veya insanlar mescitte senin etrafını sarıp aranızda
bazı meseleler görüşülürse, yahut onlar bu
meselelerde senin bildiğinin hilafını iddia
ederlerse onlara hemen muhalefet etme. Sana bir şey
sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver!
Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve
delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü
açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini,
hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış
olur. Sana, bu görüş kimindir? diye sorarlarsa,
fakihlerin bir kısmınındır, de! Onlar, verdiğin
cevabı benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa,
senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok
hürmet ederler.”
Seni ziyarete gelenlere ilimden bir şey öğret ki,
bundan faydalansınlar ve herkes öğrettiğin şeyi
belleyip tatbik etsin. Onlara umumi şeyleri öğret,
ince meseleleri açma. Onlara güven ver, bazen
onlarla şakalaş ve ahbablık kur. Zira dostluk, ilme
devamı sağlar. Bazen de onlara yemek ikram et.
İhtiyaçlarını temine çalış, değer ve itibarlarını
iyi tanı, kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele
et, müsamaha göster, hiçbir kimseye karşı bıkkınlık
gösterme; onlardan biri imişsin gibi davran.”
İmam-ı a’zam hazretlerinin bir talebesine yaptığı
vasiyetlerden bazıları da şöyledir:
“Konuşurken yüksek sesle konuşma. Hiç bir işinde
acele etme, teenni ile hareket et. Acele şeytandır.
Susmayı âdet edin. Her ayda birkaç gün oruç tut.
Nefsini hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece
amelinden iki cihanda faydalan. Dünya nimetine ve
sağlığına güvenme. Bu nimetlerin hepsinden sorguya
çekileceksin. Sakın ölümü hatırından çıkarma. Kur’an-ı
kerim okumaya devam et.
Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul,
onu söyle. Eğer kötülüğü din hakkında ise, bid’at
ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onları koru.
Bid’at ehlinden uzak dur. Küfür ehli ile zaruretsiz
konuşma, mümkünse onları İslam’a davet et, değilse,
onlarla görüşme [diyaloga girme]. Anneni, babanı,
üstadını hayır duadan unutma. Ezan okununca, hazır
ol, herkesten önce mescide gel.
Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla,
kimsenin sırrını kimseye söyleme. Seninle istişare
edene doğruyu söyle. Cimrilikten sakın. Tamahkâr
olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet.
İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya
ehline rağbet etme. Kabirleri ziyaret et.
Yolda giderken sağına soluna bakma, önüne bak.
Bahşiş verilen yerlerde herkesten daha çok ver. Bir
cemaat içinde iken, onlar teklif etmeden imam olma.
Kadınların, kızların, gençlerin toplandıkları
yerlere gitme. Fısk, çalgı, müzik ve diğer haram
bulunan eğlence yerlerine girme.
İlim meclisinde sakın kızma. İnanılması zor olan
hikayeleri anlatma. Bu nasihatimizi, canı gönülden
kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira
bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir. Bu yolda
git ve herkese de tavsiye et .”
Vefatı
İmam-ı a’zam bütün zorlamalara rağmen hükümet ve
siyaset işlerine asla karışmadı. İkinci Abbasi
halifesi Ebu Cafer Mensur zalim idi. Bu yüzden
İmam-ı a’zamı hapsettirip işkence yaptırdı. Her gün
vurulacak sopa adedini arttırdı. Sopa adedi yüz
olduğu gün, İmam yıkıldı. Yatarken ağzına zehir
akıttılar, şehid oldu.
Büyük âlimlerden Şu’beye vefat haberi ulaşınca;
“İlim ışığı söndü, ebediyen onun gibisini
bulamazlar” dedi. Vefatından sonra çok kimseler onu
rüyasında görerek ve kabrini ziyaret ederek, onun
şânının yüceliğini dile getiren şeyler
anlatmışlardır. İmam-ı Şafii buyurdu ki:
“Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Onun kabrini
ziyaret edip faydalara kavuşuyorum. Bir ihtiyacım
olunca iki rekat namaz kılıp, Ebu Hanife’nin kabrine
gelerek onun yanında Allahü teâlâya dua ediyorum ve
duam hemen kabul olup isteklerime kavuşurum.”
“Yüz elli senesinde
dünyanın ziyneti gider”
hadis-i şerifinin, imam-ı a’zam için olduğunu İslam
âlimleri bildirmiştir. Çünkü o tarihte imam-ı a’zam
gibi bir büyük vefat etmemişti. Mezhebi, İslam
âleminin büyük bir kısmına yayıldı. Selçuklu Sultanı
Melikşah’ın vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmi imam-ı
a’zamın kabri üzerine mükemmel bir türbe ve
çevresinde bir medrese yaptırdı. Daha sonra Osmanlı
padişahları bu türbeyi defalarca tamir ettirdi.
Eserleri:
İmam-ı a’zamın eserleri pek çok olup zamanımıza
kadar ulaşmış olanları başlıca on tanedir. Aslında
akaid ve fıkıh ilimlerinde rivayet edilen bütün
meseleler onun eseridir.
1- Risale-i Redd-i Havaric ve Redd-i Kaderiyye:
İmam-ı a’zamın usul-i dinde ilk yazdığı eserdir.
2- El-Fıkh-ul-Ekber:
Akaide dairdir. Bu eserin birçok şerhi yapılmış
olup, başlıcaları şunlardır: El-Kavlül-Fasl;
Muhyiddin bin Behaeddin tarafından yapılan şerhidir.
Bu kitap Hakikat Kitabevi tarafından ofset yoluyla
basılmıştır. Pezdevi, Ebu’l Münteha ve imam-ı
Matüridi tarafından yapılan şerhleri de meşhurdur.
3- El-Fıkh-ül-Ebsat:
İmam-ı a’zam bu eserinde istita’at (insan gücü)
hayır ve şer, kaza ve kader meselelerini
açıklamaktadır.
4- Er-Risale li Osman Büsti:
Eserde iman, küfür, irca ve va’id meseleleri
açıklanmıştır.
5- Kitab-ül-Âlim vel-Müteallim:
Bu eserde muhtelif meseleler hakkında Ehl-i sünnet
itikadını bildirmek için tertiplenmiş soru ve
cevaplar vardır.
6- Vasiyyet-i Nukirru:
Eserde Ehl-i sünnet vel-cemaatin hususiyetleri
anlatılmakta, akaid ve farzların hudutları
açıklanmaktadır. Bu vasiyetten başka oğlu Hammad’a
ve talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı vasiyet olmak üzere
on beş kadar vasiyetnamesi vardır.
7- Kaside-i Numaniyye
-8-
El-Asl
9- El-Müsned-lil-İmam-ı a’zam Ebi Hanife
İmam-ı Malik
Cennet ile müjdelenmiş olan
Ehl-i sünnet vel-cemaatin
dört büyük mezhebinden biri olan
Maliki
mezhebinin reisidir.
Adı, Malik bin Enes’dir. 90 (m. 709) senesinde
Medine'de doğdu. 179 (m. 795)’de yine Medine'de
vefat etti. Eshab-ı kiramdan olan dedesi Ebu Amr'dır.
Tebe-i tabiinden olan imam-ı Malik, ilim ve hadis
rivayetiyle meşgul olan bir ailede ve çevrede
yetişmiştir. Dedesi Malik, babası Enes ve amcası
Süheyl, hadis rivayeti yapmışlardır. Yaşadığı muhit,
Peygamber efendimizin yaşamış olduğu ve İslam’ın
hükümlerinin va'z edildiği ve çok ilim ehlinin
bulunduğu Medine-i münevvere idi.
Önce Kur'an-ı kerimi ezberledi. Kendisinin isteği ve
ailesinin yardım ve teşvikiyle ilim öğrenmeye
başladı. Bu hususta kendisine en çok annesi ilgi
göstermiştir. Annesine, ilim tahsiline gitmek
istediğini söyleyince, ona en güzel elbiselerini
giydirerek sarığını sarıp: "Şimdi git, oku, yaz"
demiştir. Ayrıca oğluna zamanın meşhur âlimi
Rabi'at'ur Rey'in yanına gitmesini, ondan ilim ve
edep öğrenmesini söylemiştir. Bu teşvik üzerine
Rabi'a bin Abdurrahman'ın derslerine devam edip,
genç yaşta re'ye dayanan fıkıh ilmini öğrendi Diğer
âlimlerin de derslerine devam etti ve bilhassa
yanından hiç ayrılmadığı hocası Abdurrahman bin
Hürmüz'ün derslerinden çok istifade etmiştir.
Bu hocası hakkında şöyle derdi:
"İbni Hürmüz'ün derslerine onüç sene devam ettim.
Ondan öyle ilimler öğrendim ki, bunların bir kısmını
hiç kimseye söyleyemiyorum. O, bid’at ehlini red
bakımından ve insanların ihtilaf ettikleri şeyler
hususunda onların en bilgilisi idi."
İmam-ı Malik, muhitindeki bütün âlimlerden
faydalanmış ve ilim uğrunda büyük fedakârlık
göstermiştir. Bu hususta her türlü zorluğa katlanmış
ve herşeyini harcamış, hatta tahsil uğruna evini
dahi satmıştır. Kendisi şöyle demiştir: "Öğle vakti
Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah'ın azatlısı olan
Nafi'ye giderdim ve kapısında beklerdim. Nafi',
Hazret-i Ömer'den nakledilen ilimleri ve onun oğlu
Abdullah'ın ilmini biliyordu. Güneşten ve şiddetli
sıcaktan korunmak için hiç bir gölge bulamazdım.
Nafi', dışarı çıkınca edeple selam verirdim veonu
kırmadan arkasından içeri girip, "Abdullah bin Ömer
şu meselelerde ne buyurmuştur?" diye sorardım. O da
suallerimi cevaplandırırdı."
İmam-ı Malik, Nafi' vasıtasıyla Hazret-i Ömer'in ve
oğlu Abdullah'ın ilimlerini öğrendi. Ayrıca İbni
Şihab ez-Zühri'den ve Said bin el-Müseyyib gibi
Tabiin'lerden ilim öğrenmiştir. Bu hocalarından da
ders almak için üstün bir gayret ve edep gösterirdi.
İmam-ı Malik şöyle anlatmıştır:
"Bir bayram günüydü. Bayram namazını kıldıktan
sonra, bugün İbni Şihab'ın boş vakti olur diyerek
evine gidip kapısının önüne oturdum. Hizmetçisine
kapıda kim var bak dediğini duydum, o da kumral
yüzlü talebeniz var deyince, onu derhal içeri al
demesi üzerine beni içeri aldılar.
Biraz bekledim, ibni Şihab yanıma gelip bana
"Herhalde evine gitmeden buraya geldin, yemek
yemedin değil mi?" dedi. Daha ben hayır demeden
yemek hazırlanmasını emredince, "Yemeğe ihtiyacım
yok" diye mukabelede bulundum. Bunun üzerine,
öyleyse söyle bakalım ne istiyorsun dedi. Bana
hadis-i şerif öğretmenizi istiyorum efendim deyince,
yazı yazacak sahifelerini çıkar dedi. Ben de
çıkardım ve bana kırk tane hadis-i şerif rivayet
etti. Biraz daha rivayet etmesini isteyince,
şimdilik bu kadar yeter" dedi.
İmam-ı Malik, Cafer-i Sadık hazretlerinden de ilim
almış, onun sohbetinde bulunmuştur. Bu hususta
kendisi şöyle anlatır:
"Cafer bin Muhammed'e giderdim, o çok yumuşak ve
güler yüzlü idi. Yanında Resulullah anılınca yüzü
sararırdı. Onun meclisine uzun zaman devam ettim.
Her görüşümde ya namaz kılar ya oruçlu olur veya
Kur'an-ı kerim okurdu. Abdestsiz hadis-i şerif
rivayet etmezdi. Manasız sözleri hiç ağzına almazdı.
O takva sahibi, zahid, abid ve âlimlerdendi. Yanına
geldiğim zaman yaslandığı yastığını alır, mutlaka
bana ikram ederdi."
Bir gün hocası Ebu'z Zinad'a hadis rivayet ederken
rastlamış ve halkasına katılmamıştır. Daha sonra
hocası bizim halkamıza niçin oturmadın? diye sorunca
şu cevabı vermiştir:
"Yer dardı, oturamadım. Peygamber efendimizin
hadisini ayakta dinlemek, edepsizlik olur diye
ayakta dinlemek istemedim."
Netice itibariyle imam-ı Malik, ilmini imam-ı Zühri'
den, Yahya bin Said'den, Muhammed ibni Münkedir'den,
Hişam bin Amr'dan, Zeyd ibni Eslem'den, Rabi'a bin
Abdurrahman ve daha birçok büyük âlimlerden
almıştır. Üçyüzü Tabiinden, altı yüzü de onların
talebelerinden olmak üzere dokuzyüz hocadan hadis-i
şerif aldı. Ayrıca; Eshab-ı kiramın büyüklerinden
Hazret-i Ömer'in, Hazret-i Osman'ın, Abdullah bin
Ömer'in, Abdurrahman bin Avf'ın, Zeyd bin Sabit'in
fetvalarını ve vahyin gelişine şahit olan, Peygamber
efendimizi görüp Onun hidayet nurundan aydınlanarak,
Ondan öğrendiklerini nakleden diğer Esbabın
fetvalarını ve kendisinin yetişemediği Tabiinin
fetvalarını da öğrenmiştir. Akaide dair bilgileri ve
diğer bütün ilimleri öğrenip, zamanının en büyük
âlimlerinden olup; ictihad derecesine yükselmiştir.
Peygamber efendimiz;
“Öyle bir zaman gelir ki, insanlar
her tarafı ararlar, Medine’deki âlimden daha âlim
bir kimse bulamazlar”
buyurdu. Süfyan ve Abdullah ibni Ömer’in azatlısı
olan Nafi ve Zühri, Medine’deki âlimden maksat
imam-ı Malik’tir dediler. Bu hadis-i şerifte, onun
geleceği ve üstünlüğü bildirilmiştir.
İmam-ı Malik hazretleri, tahsilini tamamlayıp ilimde
yüksek dereceye ulaştıktan sonra ders vermeye, hadis
rivayet etmeye ve fetva vermeye başladı. Bu işe
başlamadan önce de zamanında bulunan büyük âlimlerle
ve faziletli kimselerle istişare yapıp, onların da
muvafakatını aldı.
Bu hususta kendisi şöyle demiştir:
"Her isteyen kimse hadis rivayet etmek ve fetva
vermek için mescide oturamaz, ilim erbabı ve
mescitte itibarı olan kişilerle istişare etmesi
gerekir. Eğer onlar, kendisini bu işe ehil
görürlerse o zaman oturup ders ve fetva verebilir.
Ben, ilim sahiplerinden yetmiş kişi, benim bu işe
ehil olduğuma şahitlik etmedikçe, mescide oturup
ders ve fetva vermedim."
Kendisinin ehil olduğuna dair yetmiş âlimin
şahadetinden sonra ilk önce Peygamber efendimizin
mescidinde ders vermeye başladı. Hazret-i Ömer'in
oturduğu yere oturur ve Abdullah bin Mesudun
oturduğu evde otururdu. Böylece onların yaşadığı
yerde ve çevrede, bulunurdu. İmam-ı Malik de imam-ı
a'zam gibi derslerini mescitte verirdi.
El-Vakıdi der ki:
"İmam-ı Malik mescide gelir, beş vakit namazda ve
cenaze namazlarında bulunurdu. Hastaları ziyaret
eder, gerekli işlerini görür, sonra mescide gidip
otururdu. Bu sırada talebeleri etrafına toplanıp
ders alırlardı. Daha sonra rahatsızlığı sebebiyle
evinde ders vermeye başladı."
İmam-ı Malik hazretlerinin hadis-i şerif dersleri ve
vuku bulmuş meselelerle ilgili dersleri yani fetva
işleri olmak üzere iki türlü ders meclisi vardı.
Günlerinin bir kısmını hadis-i şerif öğretmeye, bir
kısmını da sorulan meselelere fetva vermek için
ayırırdı. Derslerini evinde vermeye başladıktan
sonra evine ders için gelenlere sordururdu, eğer
fetva için gelmişlerse dışarı çıkıp fetva verirdi.
Sonra gidip gusleder, yeni elbiselerini giyer,
sarığını sarar, güzel kokular sürünürdü. Kendisine
bir de kürsü hazırlanırdı. Bundan sonra gayet güzel
bir kıyafetle hoş kokular sürünmüş olarak, huşu'
içerisinde derse gelenlerin yanına çıkardı. Hadis-i
şerif dersi bitinceye kadar öd ağacı yakılır, güzel
bir koku yayılırdı.
Hac mevsimi hariç, diğer zamanda, Medinelilerden
isteyen herkes onun dersine gelirdi. Dersleri
tamamen evinde vermeye başlayınca, hac mevsiminde
dersini dinlemek isteyen o kadar çok olurdu ki,
gelenleri evi almazdı. Bunun için önce Medinelileri
kabul eder, bunlara hadis rivayeti ve fetva verme
işi bitince, sonra sırasıyla diğerlerini içeri
alırdı. Hasen bin Rebi' der ki: "Bir defasında
imam-ı Malik'in kapısında idim, onun çağırıcısı önce
Hicazlılar içeri girsinler diye çağırdı. Onlar
çıkınca Şamlılar girsin diye çağırdı. Daha sonra
Iraklılar girsin diye çağırdı. Yanına giren en son
ben oldum."
İmam-ı Malik hazretleri, derslerinde vakar ve
ciddiyet sahibi olup, lüzumsuz sözlerden tamamen
uzak kalırdı. Bu hususu, ilim tahsil edenler için de
şart koşardı. Bir talebesi şöyle dediğini nakleder:
"İlim tahsil edenlere vakarlı ciddi olmak ve
geçmişlerin yolundan gitmek gerekir, ilim
sahiplerinin, bilhassa ilmi müzakereler sırasında
kendilerini mizahtan uzak tutmaları gerekir.
Gülmemek ve sadece tebessüm etmek, âlimin uyması
gereken adabdandır."
Yine bir talebesi şöyle der: "İmam-ı Malik, bizimle
oturduğu zaman sanki bizden biri gibi davranırdı.
Konuşmalarımıza çok sade bir şekilde katılırdı.
Hadis-i şerif okumaya ve anlatmaya başlayınca onun
sözleri bize heybet verirdi, sanki o, bizi, biz de
onu tanımıyorduk."
İmam-ı Malik hazretleri elli sene müddetle ders ve
fetva vermek suretiyle, insanların müşküllerini
çözmüş ve kıymetli talebeler yetiştirmiştir. Onun
talebelerinin her biri memleketlerinin müracaat
edilen âlimleri ve rehberi olmuşlardır.
İmam-ı Malik hazretleri, Tefsir, Hadis ve Fıkıh
ilminde büyük bir âlim idi. Tefsir ilminde, âyet-i
kerimelerden binlerce dini hüküm çıkaran büyük bir
müfessir ve müctehid idi. Tefsir ilminde "Garib-ül
Kur'an" adlı bir eseri vardır. Bu eseri kendisinden
Halid bin Abdurrahman el-Mahzumi rivayet etmiştir.
Hadis ilminde ise pek meşhur bir âlim ve
muhaddistir. Amir bin Abdullah ibni Zübeyr bin Avvam,
Nuaym bin Abdullah, Zeyd bin Eşlem, Nafi' Mevla ibni
Ömer, Seleme bin Dinar, Kadı Şüreyk bin Abdullah
Nehai, Salih bin Keysan, İmam-ı Zühri, Safvan bin
Selim ve daha çok sayıda hadis âliminden hadis-i
şerif rivayet etmiştir. Görüşüp, hadis-i şerif
rivayet ettiği âlimlerin sayısı dokuzyüz
civarındadır. Hadis ilminde hüccet olduğuna dair
ittifak vardır. Yazmış olduğu "Muvatta" adındaki
hadis kitabı çok muteber ve kıymetli bir eserdir.
İmam-ı Malik hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i
şerifler ayrıca Kütüb-i sitte denilen meşhur altı
hadis kitabında yer almıştır.
Emevi devletinin parlak ve çöküş devrinde Abbasi
devletinin kurulup geliştiği ve hakimiyeti elde
ettiği bir devirde yaşayan İmam-ı Malik, çok
hadiselere şahit olmuş, bozuk fırkalara karşı Ehl-i
sünnet itikadını savunmuş, insanların doğru yola
kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır.
Hicaz'da hadis öğrenme, dini sualleri sorma ve fetva
hususunda büyük bir müracaat mercii olan imam-ı
Malik pek çok âlim yetiştirmiştir.
Zerkani, (Muvatta kitabını şerh ederken diyor ki,
(imam-ı Malik, meşhur mezhep imamıdır. Yükseklerin
yükseğidir. Aklı kâmil, fadlı aşikârdır.
Resulullahın hadis-i şeriflerinin vârisidir.
Allah’ın kullarına, Onun dinini yaydı. Dokuzyüz
âlimle sohbet ve istifade etti. Kendisi yüz bin
hadis-i şerif yazdı. Onyedi yaşında ders vermeye
başladı. Dersinde bulunanlar, hocalarının
derslerinde bulunanlardan çok idi. Hadis ve fıkıh
öğrenmek için kapısına toplanırlardı. Kapıcı tutmak
zorunda kaldı, önce talebesine, sonra halktan
herkese izin verir, içeri girerlerdi. Helaya üç
günde bir giderdi. "Helada çok bulunmaktan haya
ediyorum" derdi. (Muvatta kitabını yazınca, kendi
ihlasından şüphe etti. Kitabı suya koydu. "Eğer
ıslanırsa, bu kitap bana lazım değildir" dedi.
Hiçbir yeri ıslanmadı.
Abdurrahman bin Enes, hadis ilminde, şimdi
yeryüzünde Malik'den daha emin kimse yoktur. Ondan
daha akıllı bir şahıs görmedim. Süfyan-ı Sevri,
hadiste imamdır. Fakat, sünnette imam değildir.
Evza'i, sünnette imamdır. Fakat, hadiste imam
değildir, imam-ı Malik, hadiste de, sünnette de
imamdır derdi. Yahya bin Sa'id, imam-ı Malik, Allahü
teâlânın kullarına yeryüzünde hüccetidir, derdi.
İmam-ı Şafii, "Hadis okunan yerde, Malik, gökteki
yıldız gibidir, İlmi ezberlemekte, anlamakta ve
korumakta, hiç kimse, Malik gibi olamadı. Malik ile
Süfyan bin Uyeyne olmasalardı, Hicaz'da ilim
kalmazdı" derdi.
Abdullah, babası Ahmed bin Hanbel'e sordu: Zühri'nin
talebeleri arasında en kuvvetli hangisidir? Malik,
her ilimde daha kuvvetlidir buyurdu. Abdullah ibni
Vehb diyor ki, Malik ve Leys olmasalardı, hepimiz
sapıtırdık. Evza'i, imam-ı Malik'in ismini işitince,
o, âlimlerin âlimi, Medine'nin en büyük âlimi ve
Haremeyn'in müftisidir derdi.
Süfyan bin Uyeyne, imam-ı Malik'in vefatını
işitince, "Yeryüzünde bir benzeri kalmadı. Dünyanın
imamı idi. Hicazın âlimi idi. Zamanının hücceti idi.
Ümmet-i Muhammedin güneşi idi. Onun yolunda
bulunalım" dedi.
Mus'ab diyor ki, babam, Abdullah bin Zübeyr'den
işittim; Malik ile Mescid-i nebevi'de idik. Biri
gelip, Ebu Abdullah Malik hanginizdir dedi.
Gösterdik. Yanına gidip selam verdi. Boynuna
sarılıp, alnından öptü. Rüyada Resulullahı burada
oturuyor gördüm.
(Malik'i çağır)
buyurdu. Sen geldin. Titriyordun.
(Rahat ol ya Eba Abdullah! Otur,
göğsünü aç)
buyurdu. Açınca her yere güzel kokular yayıldı dedi.
İmam-ı Malik ağladı ve rüyanın tabiri ilimdir dedi.
İmam-ı Şafii ile imam-ı Ahmed bin Hanbel, imam-ı
Malik'in sohbetinde bulunmuşlardır. Onun ilminden
çok istifade etmişlerdir. Bunların, imam-ı Malik'in
talebesinden olması, onun şeref ve üstünlüğüne
kâfidir, en büyük vesikadır.
Kendisinden daha bir çok kimseler ilim öğrenip,
herbiri memleketlerinin âlimi ve insanların rehberi
olmuştur. Bunlardan bazıları şu zatlardır Muhammed
bin ibrahim bin Dinar, Ebu Haşim ve Abdulaziz bin
Ebi Hazım. Bunların herbirisi dinde ehli ictihad
sahibi idiler. Osman bin Hakem, Abdurrahman ibni
Halid, Muin bin İsa, Yahya bin Yahya, Abdullah bin
Mesleme-i Ka'buni, Abdullah bin Vehb... gibi daha
nice talebesi vardır. Bütün bunlar, hadis ilminde
mümtaz âlim olan imam-ı Buhari, Müslim, Ebu Davud,
Tirmizi, Ahmed ibni Hanbel, Yahya ibni Main ve diğer
hadis âlimlerinin üstadlarıdır. Celaleddin Süyuti,
imam-ı Malik'den hadis rivayet eden 993 zatın
isimlerini elifba sırasıyla (Kitabü tezyinil memalik
bi menakıbıs Seyyid İmam Malik) adlı kitabında
yazmıştır.
İmam-ı Malik hazretleri, herhangi bir dini meselenin
hükmünü tayin için, Kur’an-ı kerime, hadis-i
şeriflere, ümmetin icmaına ve lüzum olduğunda kıyasa
müracaat ederdi.
İmam-ı Malik'in bu usullere göre ictihad ederek
çıkardığı hükümlere, rivayet yolu veya Hicaz
âlimlerinin yolu denir ki, bu yolun imamı, imam-ı
Malik'dir. O, ictihadlarıyla müslümanların işlerinde
ve amellerinde uyacakları bir yol gösterdi, bu yola
Maliki Mezhebi denilmiştir. Ehl-i sünnet itikadından
olan müslümanlardan, amellerini, yani ibadet ve
işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara
"Maliki" denir.
İmam-ı Malik hazretlerinin menkıbelerinden ve
sözlerinden bir kısmı şunlardır:
İmam-ı Şafii buyuruyor ki:
"Âlimler anıldığı zaman imam-ı Malik onlar arasında
parlak bir yıldız gibidir. Benim üzerimde minneti ve
ihsanı ondan çok olanı yoktur."
Medine Valisi, imam-ı Malik'ten, bir ictihadından
vaz geçmesini istedi. Kabul etmeyince, kırbaçla
vurdurdu. Her vuruşta, "Ya Rabbi, onları affet,
çünkü onlar bilmiyorlar" diyordu. Nihayet bayılıp
düştü. Sonra ayılınca da: "Şahit olunuz, ben hakkımı
beni döğenlere helal ettim" dedi. Halife, valinin
cezalandırılması için kendisinden izin isteyince
ona: "Hayır, ben onu affettim" buyurdu.
Hazret-i İmam, ilim bakımından ne kadar yüksek ise,
ahlak, zühd, takva ve kerem bakımından da öyle
yüksek idi. İmam-ı Malik, ilimde ve dinde çok
edepliydi. Din bilgisine hürmet ve tazimi şaşılacak
derecede fazlaydı.
Ebu Abdullah Mevla'l-Leyseyn şöyle anlatmıştır:
"Rüyamda, Resulullahı gördüm. Mescitte ayakta
duruyordu, insanlar da etrafını sarmıştı. İmam-ı
Malik de önünde duruyordu. Resulullahın önünde misk
dolu bir kap vardı. O miskten avuç avuç alıp, İmam-ı
Malik'e veriyordu. O da insanlara dağıtıyordu." Bunu
Ebu Abdullah'dan nakleden Matraf; "Bu rüyayı imam-ı
Malik'in ilimdeki üstünlüğüne ve sünnet-i seniyyeye
bağlılığına yordum" demiştir.
Zehebi, (Tabakatül Huffaz) kitabında İmam-ı Malik'i
şöyle anlatır:
"Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir
zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih
rivayet, diyanet, adalet, sünnet-i seniyyeye tâbi,
fıkıhta, fetvada kaidelerin sıhhatinde önde gelen
bir zat idi. Fetva vermede aceleciliği sevmez, çok
kere "Bilmiyorum" derdi. Ve "İlim kalkanı bilmiyorum
demektir" buyururdu.
Bir gün Halife Harun Reşid dedi ki:
"Ya İmam senin kitaplarını çoğaltıp, her yere
göndereceğim. Herkesin senin mezhebine uymasını
emredeceğim."
İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:
"Ya halife, hadis-i şerifte;
"Ümmetimin âlimlerinin farklı
ictihadları rahmettir"
buyuruluyor. Bu farklı ictihadlar
Allahü teâlânın rahmetidir. Hepsi hidayet üzeredir.
Müslümanları bu rahmetten mahrum bırakmak
yanlıştır." Bunun üzerine halife bu arzusundan
vazgeçti.
Harun Reşid, imam-ı Malik hazretlerinden her gün
evine gelip, oğlu Emin ile Memuna ders vermesini
istedi. İmam-ı Malik hazretleri Halifeye buyurdu ki:
"Ya halife, uygun olanı çocuklarınızın bizim eve
gelip gitmesidir. Allahü teâlâ, sizi daha aziz
etsin! İlmi aziz ederseniz aziz olursunuz; zelil
ederseniz zelil olursunuz, İlim bir kimsenin yanına
gitmez, o ilmin yanına gelir." Bunun üzerine halife,
imam-ı Malik'ten özür diledi ve her gün çocuklarını
İmama göndererek ders aldırttı.
Malik bin Enes hazretleri ilmiyle amel eden yüksek
bir veliydi. Buyurdu ki: "İlim öğrenmek isteyen
kimsenin vakarlı ve Allahü teâlâdan korkması
lazımdır. İlim, çok rivayet etmek değildir. İlim bir
nurdur. Allahü teâlâ bu nuru sevdiği mümin
kullarının kalbine koyar." Bir defasında da; "Eğer
elimde imkan olsaydı, Kur'an-ı kerimi kısa aklıyla,
kendi görüşüne göre tefsir edenin boynunu vururdum"
buyurdu.
İnsanlara hayırlı ve güzel işler yapmalarını tavsiye
ederdi. "Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına
hayrı olmaz. İnsan kendisi için hayır işlemez,
kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve
iyilik yapmaz" buyurarak, Peygamber efendimizin;
(Kişinin malayaniyi
(faydasız şeyleri)
terk etmesi, müslümanlığının güzelliğindendir)
hadis-i şerifini rivayet ederdi. İnsanların her
sözünün kendisinin leh ve aleyhinde olduğunu
bildirerek Peygamber efendimizin;
(Bir kişi bir söz söyler de o sözden
dolayı Cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez.
Bir kimse de bir söz söyler, bu sözden dolayı Allahü
teâlânın kendisini Cennete koyacağı aklına gelmez)
hadis-i şerifini rivayet ederdi.
Müslümanlar arasında Allahü teâlânın rızasına uygun
sevgi ve muhabbetin bulunmasının gerektiğini
bildirerek;
(Müsafeha
ediniz, aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye
veriniz ki, sevişirsiniz ve aranızdaki düşmanlık
gider)
hadis-i şerifini naklederdi.
Kibirli ve kendini beğenen kimselerden hoşlanmazdı.
"Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer"
buyururdu.
İmam-ı Malik hazretlerinin Peygamber efendimize
karşı olan sevgi, saygı ve edebi sınırsızdı.
Resulullah efendimizin ismi anıldığı zaman, rengi
değişir, yüzü sararırdı. Bu durum orada bulunanlara
ağır gelirdi. Bir gün ona bu husus söylenince,
buyurdu ki: "Eğer siz benim gördüğümü görseydiniz,
bu hâlimi hoş karşılardınız. Ben, Muhammed bin
Münkedir'i gördüm. O hafızların efendisi idi. Ona ne
zaman bir hadis-i şerif sorulsa ağlamaya başlardı.
Cafer bin Muhammed, güler yüzlü bir zattı. Yanında
Resulullah anıldığı zaman yüzü sararırdı. O,
Resulullahtan bahsettiği zaman mutlaka abdestli
olurdu."
İmam-ı Malik hazretlerinin Medine-i münevverede
hayvana bindiği görülmemiştir.
“Resulullah efendimizin mübarek kabrinin bulunduğu
bir yerde hayvan üzerinde nasıl gezebilirim"
buyururdu.
İmam-ı Malik hazretleri insanlara hadis-i şerif
okuttuğu sırada bir hadis-i şerifi rivayet edeceği
zaman abdest alır, sarığını ve elbisesini giyer,
sakalını tarar, iki rekat namaz kılar, güzel kokular
sürünür, her haliyle bedenini süsler, sonra meclisin
baş tarafına vakarlı bir şekilde otururdu. Başını
önüne eğerdi ve hadis-i şerifi okurdu. Ona böyle
yapmasının sebebi sorulunca; "Resulullahın hadis-i
şerifine saygı göstermek için böyle yapıyorum. Eğer
âlimler ilme karşı böyle saygı gösterirlerse, Allahü
teâlâ da insanlar yanında onların derecesini
yükseltir ve devlet adamlarının kalbinde heybetli ve
vakarlı kılar. Ey ilim talep etmek isteyen kimse!
Sen de ilme saygı göster. Kim ilme tevazu
gösterirse, Allahü teâlâ onu yükseltir. Çünkü kim
Allahü teâlâ için tevazu ederse, Allahü teâlâ onun
derecesini yükseltir" buyurdu.
Malik bin Enes hazretleri, kendisinden nasihat
isteyen zeki ve anlayışlı bir kimseye; "Allahü
teâlâdan kork. Allahü teâlânın sana lutfettiği nuru
günah işlemek suretiyle söndürme" buyurdu.
Bir kimse gelip imam-ı Malik hazretlerinden bâtın (kalb)
ilimleriyle ilgili bilgi sordu. İmam-ı Malik
hazretleri bu kimsenin sualini hoş karşılamadı ve
ona; "Bâtın ilmi zahir ilmini öğrendikten sonra
öğrenilir. Zahiri ilimleri öğrenip onunla amel eden
kimseye Allahü teâlâ bâtın ilmini açar. Bâtın ilmi
ancak kalbin açık olup nurlanması ile elde edilir"
buyurup, suali soran şahsa dönüp; "Sen açık ve zahir
olan şeylere sarıl. Bilinmeyen yollara girmekten
sakın. Bildiklerinle amel et. Bilmediklerini,
anlayamadığın şeyleri bırak" buyurdu.
İmam-ı Malik hazretleri devlet adamlarına gerekli
nasihatte bulunur, hatalarını söylemekten
çekinmezdi. Ancak hiçbir suretle kimseyi devlete
karşı ayaklanmaya teşvik etmezdi. Fitne ve fesada
asla razı olmazdı. Derslerinde fitne ve fesadın
karşısında olduğunu her vesileyle anlattı. İmam-ı
Malik hazretleri halifelerle, idarecilerle
münasebetini kesmedi. Onlara vaaz ve nasihatlerde
bulunup, hayır tavsiye etti. Âlimleri de halifeleri
ve idarecileri doğru yolu anlatmaları için teşvik
etti. Onlara buyurdu ki: "Allahü teâlânın, kalbine
ilim ve fıkıh koyduğu her müslümana ve her kişiye,
elinde kuvvet olan idarecilerin yanına gelip onlara
hayrı tavsiye etmesi, onları kötülükten sakındırması
borçtur. Çünkü onlara bu vazifenin yapılmasıyla
dünyanın yüzü değişir ve faziletli bir dünya doğar."
Talebelerinden biri ona; "İnsanlar sizin devlet
adamlarıyla çok sık görüştüğünüzü söylüyorlar, size
yakıştıramıyorlar" deyince, imam-ı Malik hazretleri;
"Bunu bilerek yapıyorum. Çünkü bunu yapmasam layık
olmayan biriyle görüşür, işleri ona danışırlar. Eğer
onlarla gidip görüşmesem, bu şehirde Peygamber
efendimizin sünnetlerinden işlenip, tutulan kalmaz"
buyurdu.
Medine-i münevveredeki Mescid-i Nebide hadis-i şerif
rivayet ediyordu. Bu mecliste halife Harun-ür-Reşid
de vardı. İmam-ı Malik hazretleri;
(Âlim ilmini umumdan başkasına tahsis
eylese, o ilimden umum ve havas
(seçilmişler)
istifade edemez)
hadis-i şerifini rivayet etti. Harun-ür-Reşid
insanlar arasında bu hadis-i şerifi yüksek sesle
söyledi. Bunun üzerine hadis-i şerif okumak ve
öğrenmek isteyenler, mescide koştular. Mescid
tamamen doldu. İmam-ı Malik hazretleri;
(Allah için tevazu edeni,
Allahü teâlâ yükseltir)
hadis-i şerifini rivayet etti. Harun-ür-Reşid
oturduğu yüksek yerden indi. Hadis-i şerif dinleyen
talebe ile beraber oturdu, sonra kitabı okudu.
Buyururdu ki
"İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik
yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz."
"Mescide giren münafıklar, kafesteki serçe kuşlarına
benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar,
kaçarlar."
"Kendisine hayrı olmayan kimsenin, başkasına hayrı
olmaz."
Eserleri:
"Muvatta"
adındaki hadis kitabı çok kıymetlidir. Muvatta'yı
kırk senede meydana getirmiştir. Çok âlimler bunu
şerh etmiştir. Bu şerhlerinin en meşhuru
"el-Müdevvene" adlı eserdir. Bu kitap, hadis-i
şerifleri fıkıh konularına göre içine almış olup,
yazılan ilk hadis kitabıdır. Bu kitapta ayrıca
imam-ı Malik'in ictihad ettiği fıkhi mevzular da
bulunmaktadır. Çeşitli tarihlerde basılmıştır. Biri,
Yahya bin el-Leysi'nin rivayeti; diğeri de imam-ı
a'zamın talebesi Muhammed Şeybani tarafından yapılan
iki rivayeti vardır. Bu eserinden başka Abdullah bin
Abdülhakim Mısri tarafından rivayet edilen "Kitab-üs-sünen"
adlı fıkha dair bir eseri, kadere, kazai hükümlere
dair ve fetvalarını bildiren "Risale fil fetva" gibi
eserleri vardır.
|